Sonsam Bilim Kurulu Üyesi, Prof. Dr. Salim Gökçen’in Kaleminden Alparslan Türkeş…

MİLLİ MESELELER KARŞISINDA AKSİYONER BİR LİDER

ALPARSLAN TÜRKEŞ

(DOĞUMUNUN 100. ÖLÜMÜNÜN 20. YILI ANISINA)

Prof. Dr. Salim GÖKÇEN 1
15 Temmuz darbe girişiminden bu yana MHP ile AK Parti arasında kayda değer bir
yakınlaşma görülmektedir. Milli meseleler ekseninde ortaya çıkan bu yakınlaşmada MHP
Genel Başkanı Dr. Devlet Bahçeli’nin ülke menfaatleri söz konusu olduğunda “önce ülkem”
anlayışının çok büyük rolü bulunmaktadır. İki siyasi parti arasında Cumhurbaşkanı Recep
Tayyip Erdoğan ve MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin şahsında gelişen bu
yakınlaşmanın temelinde tarihsel bir arka plân bulunmaktadır. İki siyasi partiyi yakınlaştıran
temel dinamikleri geçmişte merhum Alparslan Türkeş’in milli meseleler karşısında almış
olduğu tavır ve tutumlarda aramak gerekmektedir.
MHP Genel Başkanı olarak Alparslan Türkeş, her ne kadar mevcut yapı içerisinde bir siyasi
partinin liderliğini yapmış olsa da Türkiye’nin beka problemi yaşadığı dönemlerde taşın altına
gövdesini koymak suretiyle siyasi çekişmeleri bir tarafa bırakarak “önce ülkem” diyebilen bir
görüntü çizmiştir. Alparslan Türkeş’e göre Türk milletini sevmeyen Türk Milliyetçisi
olamayacağı gibi Türk devletine sadakatle bağlı olmayıp devleti için fedakârlık yapamayan da
Türk Milliyetçisi olamazdı.
İdeolojik oluşumların aksiyon haline gelmesinin Türkiye’deki en somut örneği, Ülkücü
Hareket ve onun siyasi yapılanması olan Milliyetçi Hareket Partisi’dir. Türk milliyetçiliği
ideolojisinin siyasi yönünü temsil eden Milliyetçi Hareket Partisi’nin nicelikten ziyade
niteliğe önem vermesi, kurulmasından itibaren nispeten düşük oy oranlarına sahip olmasına
rağmen Türkiye’nin en etkili siyasi figürlerinden biri olarak kabul görmesini ve siyasetin
tıkandığı dönemlerde sürekli “çare” olarak görülmesini sağlamıştır. İşte Alparslan Türkeş’in
şahsında MHP’nin Türk demokrasi tarihindeki misyonu ve önemi bu noktada başlamaktadır.
Fikir, düşünce ve özgül ağırlığı ile Alparslan Türkeş’in bizzat kendisi aksiyonerliğin ete
kemiğe bürünmüş halidir ve onun yaşamı, aksiyoner bir siyaset adamının hikâyesini
anlatmaktadır. Alparslan Türkeş, milli duygularının şekillendiği çocukluk yıllarından
ölümüne dek hedeflerine kararlılıkla yürümüş, çevresindekilerin umutsuzluğa düştüğü
zamanlarda dahi Türk milletinden ümidini hiçbir zaman kesmemiştir. Önüne çıkan birçok
engel ve badireye rağmen vatana ve millete dair hayallerini daima canlı tutmuştur. 2
Milliyetçi hislerle daha çocukluğunda Kıbrıs’ta tanışan Alparslan Türkeş’in fikirleri askeri
okulda olgun bir ideoloji halini almıştır. 1944’te Sabahattin Ali ile Hüseyin Nihal Atsız
arasında ortaya çıkan mahkeme öncesinde Türkçü gençler Ankara’da bir miting düzenlerler
ve akabinde dönemin önde gelen Türkçüleri birer birer tutuklanıp “ihtilal teşebbüsü”
suçlamasıyla mahkemeye sevk edilirler. Bu olayın ardından başlatılan meşhur Irkçılık-
Turancılık davasının tutuklu sanıklarından biri de, Reha Oğuz Türkkan ve Hüseyin Nihal Atsız’ın evlerindeki aramalarda onlara hitaben yazılmış mektupları ortaya çıkan genç teğmen
Alparslan Türkeş’tir. Dönemin önde gelen Türkçü şahsiyetleri ile birlikte uzun sorgulardan ve
işkencelerden geçen Türkeş’in aksiyoner bir dava adamı olarak ortaya çıkışı bu süreçte
gerçekleşmiştir. Cumhuriyet tarihinin bu ilk kumpas davası sonunda Türkeş de dâhil olmak
üzere sanıklar değişik cezalara çarptırılırlar. Fakat Sıkıyönetim Mahkemesi tarafından verilen
mahkûmiyet kararları Askeri Temyiz mahkemesince bozulur ve 1947’de sanıkların hepsi
beraat ederler. Yargılama esnasında Askeri cezaevinde tutuklu bulunan Türkeş burada çeşitli
baskılara maruz kalır. Bütün baskılara direnen Türkeş’in kendisinden istenen kurgulanmış
itirafnameyi ağır işkenceleri göze alarak imzalamayı reddetmesi bir ülkü ve aksiyon insanı
olduğunu kanıtlamaktadır. Duruşmalarda kendisine “vatan haini” olmak gibi ithamlarda
bulunan savcıya verdiği “diğer sanıklara ve bana vatan hainliği isnat edilmiştir. Bunu şiddetle
reddederim. Ben yeryüzünde her şeyden çok milletimi ve vatanımı severim” şeklindeki tarihi
cevabı ise, Türkeş’in liderliğinde girişilecek siyasi hareketin ilk işareti sayılabilir. 3
Türkeş, Türk milliyetçilerine yönelik hazırlanan kumpas davası sonunda beraat etti. Ancak
dava sırasında kendisine ve arkadaşlarına layık görülen muameleler, atfedilen gayri-milli
suçlamalar, Türk milletine karşı duyduğu sevginin daha da büyümesine, Türk milletine
düşman olan odakların hazırladıkları uzak-yakın tehdit ve tertiplere karşı daha çok çalışmanın
gerekliliğine inanmasına yol açtı.
Alparslan Türkeş’in 1944 davasında daha genç bir subay iken yargılanması 4 , O’nun fikir ve
düşüncelerinin daha çocuk yaşlarda ortaya çıktığının en belirgin göstergesidir. Alparslan
Türkeş’in milli duygular ile donanmış düşünce dünyasının temelinde çok güçlü bir “tarih
bilinci” vardır 5 . Tarih bilinci 6 , genel olarak zihni alt yapının oluşmasını hazırlayan temel
faktördür ve kişiye genel bilgilerin yanında kültürün her alanına ait teşhis ve tespit yeteneğini
kazandırır. Tarih bilinci aynı zamanda , “Milli Bilinç” adını verdiğimiz millete izafe edilen
temel unsurlara karşı sevgi, saygı ve bağlılığın, bunları geliştirme, yükseltme amacına ilişkin
gayretlerin genel ifadesi demek olan “Milliyetçilik” kavramının yansımasıdır.
Türk Milliyetçiliğinin önemli mecmualarından olan “Orkun” dergisi Hüseyin Nihal Atsız’ın
katkıları ile bu dönemde yeniden yayın hayatına başlamıştı. Derginin bazı sayılarında askerlik
mesleği nedeni ile “Kazganoğlu” müstear ismi ile makaleler kaleme alan Alparslan Türkeş’in
bu yazıları, fikri kişiliğinin oluşmasında tarih bilincinin ne kadar etkili olduğunu
göstermektedir. Bu düşünce yapısı, bir süre sonra O’nun siyasi çalışmalarında ortaya çıkan
görüş ve düşüncelerinin çerçevesini oluşturacaktır. 7
Alparslan Türkeş, Orkun’daki yazılarına bir müddet sonra askeri görevlerinin yoğunluğu
nedeni ile ara vermek zorunda kaldı. Ancak ülkenin yönetimine yönelik düşünce ve
tespitlerini 27 Mayıs 1960’tan sonraki Milli Birlik Komitesi üyeliği döneminde ifade
etmekten hiç çekinmedi. Türkeş, bu dönemde Başbakanlık Müsteşarlığı görevini layıkıyla
yerine getirdi. Ancak devlet yönetiminden uzak kalmanın endişe ve paniği içindeki CHP’nin
bazı komite üyeleriyle birlikte tertip ettiği 13 Kasım 1960 tarihindeki darbe ile 38 kişilik Milli Birlik Komitesi bölündü ve “14’ler” diye anılan Türkeş ve arkadaşları ordudan tasfiye
edilerek yurt dışına sürüldü.
Türkeş ve arkadaşlarının ordudan emekli edilip çeşitli göstermelik görevlerle yurt dışına
sürgün edildikleri tarihten itibaren Türkiye’de milliyetçilerin teşkilatlanmasında Türkeş’in adı
ön plana çıkıyor ve öncesinde dernekler halinde teşkilatlanan milliyetçilerin ilk kez siyasi
parti olmaları gündeme geliyordu. Alparslan Türkeş’i siyasi arenada bir lider olarak görme
beklentisini paylaşan milliyetçiler, onun lehinde yurt sathında bir hava yaratmaya
çalışıyorlardı. Türkeş, Yeni Delhi Büyükelçilik Müşavirliği göreviyle Hindistan’a sürgün
edilişinden tam 25 ay sonra yurda geri döndüğünde kalabalık bir milliyetçi topluluk tarafından
karşılandı. Artık hem 1944 olaylarında Türkeş ile kader ortaklığı yapmış olan Türkçülerin bir
bölümü, hem Türkeş ile beraber ordudan tasfiye edilen eski Milli Birlik Komitesi üyesi
milliyetçi subaylar, hem de günden güne genişleyen bir milliyetçi gençlik kitlesi Alparslan
Türkeş liderliğindeki yeni bir hareketin çatısı altında bir araya toplanmış bulunuyordu. 8
Alparslan Türkeş, 1963 yılında sürgünde bulunduğu Hindistan’dan Türkiye’ye döndükten
sonra 1965 yılında CMKP ile başladığı yeni dönemde partisinin görüşlerini sadece bir siyaset
adamı sıfatıyla değil, bir dava ve fikir adamı olarak da ortaya koyabildiği için Türk
Milliyetçiliği düşüncesinin büyük bir hamle yapmasına imkân sağlamıştır. 9
Alparslan Türkeş, önce CKMP daha sonra MHP’nde yürüttüğü siyasi mücadelede Türk
Milliyetçiliği fikrini esas almıştır. Türkeş’in siyasi arenaya dâhil olması ile birlikte Türk
Milliyetçiliği düşüncesi, kitleselleşmek, bütün sosyal tabakalara yayılmak ve genişlemek
imkânını buldu. Alparslan Türkeş’in siyasi faaliyetleri, Türk Milliyetçiliğinin lokal bir
etkinlik olmaktan kurtulmasına ve özellikle çeşitli ideolojik tehditler karşısında arayış içinde
bulunan Türk gençliğinin milli bilinç ve düşünce zemininde buluşmasına yardımcı oldu. 10
MHP’nin Alparslan Türkeş liderliğinde 12 Eylül 1980’e kadar süren faaliyetlerinde siyasi
olarak tenkid edilebilecek birçok unsur bulunabilir. Ancak Alparslan Türkeş’in düşünce ve
söylemlerinde Ülkücü hareketin felsefesine hayat veren temel esaslar doğrultusunda Türk
milli varlığı için tehdit olarak adlandırılabilecek odaklar hakkında yanılmış olduğunu
söylemek asla mümkün değildir.
MHP’nin salt bir siyasi parti olmaktan çok milli meseleler konusunda ne kadar hassas bir
yapıya sahip olduğu hususunda Alparslan Türkeş şu ifadeyi kullanmaktadır;
“Toprak bütünlüğümüzü, devletimizin ve milletimizin bölünmezliğini hedef almış olan
hainane faaliyetlere karşı Türk milleti olarak ayağa kalkmalıyız, Türk gençliği için milli
vazifenin ilk şartı olarak milliyetçilik ve Türkçülük gelmektedir. Gençlerimizi yeni büyük bir
savaş beklemektedir. Bozgunculuğa, tembelliğe, ahlaksızlığa, cehalete, yalancılığa karşı
büyük bir savaş… Türklüğü inkâr eden, Türk milletinin birliğine ve bütünlüğüne karşı çıkan
komünizme, bölgeciliğe, mezhepçiliğe ve diğer her çeşit bölücülüğe karşı amansız bir savaş…
İşte bunun için Milliyetçi Hareketi başlattık” 11
MHP’nin kurulduğu günden itibaren temel felsefesinde İslamiyet’e ve Müslümanlığa çok
ciddi atıflar yapılmaktadır. Elbette ki, bu durum Alparslan Türkeş’in fikri yapısı ile yakından ilgilidir. Onun 1969 yılında söylediği; “Tanrı Dağı kadar Türk, Hıra Dağı kadar Müslümanız.
Her iki felsefe de bizim şiarımızdır” 12 sözü bu anlayışın göstergesidir.
Türkeş’in temsil ettiği çizgi, Türk-İslam anlayışı merkezinde oluşmuştur. 1970’li yıllarda
partinin Orta ve Doğu Anadolu’da kitleselleşmesinde bu unsurun önemli bir rolü
bulunmaktadır.
MHP’nin olgunlaşma ve kitleselleşme süreci 1974 yılından sonra Ecevit hükümeti döneminde
başlamıştır. Söz konusu dönemde yükselmeye başlayan toplumsal muhalefet ve sol terör
dalgasına karşı, “devletin yanında anti-komünist mücadele” misyonu ortaya çıkmıştır. 13 1974
yılında meydana gelen Kıbrıs Barış harekâtı ve akabinde Amerikan ambargosunun ortaya
çıkması 14 , ülkede milliyetçiliği yükseltmiş ve milli gücü geliştirmeyi hedefleyen siyasal
söylem güçlenmiştir. 1974’teki bu siyasal atmosfer içinde MHP, Alparslan Türkeş’in
söylemleri ile gelişmeye başlamıştır. 15 Bu arada AP öncülüğünde sağ partilerin meydana
getirdiği Milliyetçi Cephe (MC) hükümetinin kurulması, MHP için önemli bir süreci
başlatmıştır. 1975 yılında MC’ye dâhil olan MHP’nin parlamentodaki üç milletvekilinden
ikisi bakanlık koltuğuna oturuyordu.
1974-77 arasındaki dönemde Milliyetçi Cephe’nin, Alparslan Türkeş liderliğindeki MHP’nin
ortaya koyduğu dinamik potansiyeli yanına almak istemesi son derece önemli bir gelişmedir.
MHP’nin birinci MC hükümetinde sahip olduğu bakanlıkların üstün performansı, özellikle
Gümrük ve Tekel Bakanlığı’ndaki icraatları, toplumda büyük bir destek bulmuş,
yolsuzlukların ortaya çıkarılması hükümetteki hâkim unsurları rahatsız etmişti. Söz konusu
unsurlar, birinci MC deneyiminden sonra MHP’ne yeni ve daha geniş devlet tecrübesi
imkânları yaratmak bakımından çoğunlukla isteksiz davranmışlardır. MHP, 1977
seçimlerinde oy oranını ikiye katlayıp milletvekili sayısını 16’ya çıkarmasına rağmen iktidara
ortak olma yolunda yukarıda belirttiğimiz gerekçeler nedeni ile aynı fırsatı elde edememiştir.
70’li yılların sonunda ortaya çıkan yüksek gerilimli ortamda hareket daha da serpilmiş,
gençlik merkezli söylemler kitleselleşmeyi de beraberinde getirmiştir. Ülkenin içinde
bulunduğu kaos ortamı, hareketin genç tabanının istihdamında zorlukları da beraberinde
getiriyor, gençliğin rasyonel bir şekilde örgütlenmesini engelliyordu. MHP bu dönemde
kitleselleşme ivmesini, Alparslan Türkeş’in dönemin toplumsal psikolojik yapısı ile uyumlu
olan anti-komünist kimlikle karşı tepkiyi ifade eden program ve söylemleri sayesinde
yakalayabilmiştir. 16
“Dokuz Işık Milli Doktrini”, MHP’nin meşhur üçlemesinin (lider-teşkilat- doktrin) lider ve
doktrin unsurlarını neredeyse özleştirerek birbirine bağlar. Alparslan Türkeş tarafından ilk
defa 1965’te yayımlanan Dokuz Işık Doktrini, Türk Milliyetçiliğine dayalı, sınıfsal ayrışmayı
çözüm üreten, güçlü devlet tasarımının belirleyiciliği altında pozitivist-kalkınmacı
Cumhuriyet ideolojisini koruduğu toplumcu-kalkınmacı bir devlet modeli öngörmekte idi. 17
Hiyerarşik sıra ile Milliyetçilik, Ülkücülük, Ahlakçılık, Toplumculuk, İlimcilik, Köycülük,
Hürriyetçilik ve Şahsiyetçilik, Gelişmecilik ve Halkçılık, Endüstri ve Teknikçilikten oluşan
ilkeler; Ülkücü Hareketin Türkeş ile temsil edilen devletçi unsurlarının resmi ideoloji ile yakınlığını ortaya koymaktadır. 18 Dokuz Işık Doktrini, muhtevası ve söylemi ile Türk-İslam
unsurlarından oluşacak sentez-model arayışındaki devletçi davranış şeklinin yeni bir modeli
olarak ifade edilebilir.
MHP ve Ülkücü Hareket açısından Alparslan Türkeş’in liderlik vasıflarının özel bir yeri
vardır. Alparslan Türkeş’in hareket üzerindeki konumu ve en önemlisi ideologluğu onu
tartışılmaz bir lider durumuna getirmişti. Ancak özellikle 70’li yılların sonunda ortaya çıkan
“yerel başbuğlar” ve biraz fazlaca öne çıkmış teşkilat ileri gelenleri, liderlik müessesesinde
sapmacı bir dinamiğin oluştuğuna işaret etmektedir.
Alparslan Türkeş’in tarih bilincine sahip bir Türk Milliyetçisi olarak Türk siyasi hayatına
getirdiği yeni ve farklı üslup, sadece onun siyasi muhalifleri için değil, milliyetçiliğe ideolojik
sebeplerle düşman olan çevreler nezdinde de büyük tepkiler gördü. Özellikle MHP’nin siyasi
alanda güçlenmesi bu husumetin çok daha artmasına yol açtı. Böylece 12 Eylül 1980 askeri
darbesi ile Alparslan Türkeş’i bertaraf etmek suretiyle ideolojik hedeflerine ulaşabileceklerine
inanan bazı gruplardan meydana gelen bir cephe oluştu. Bunlar meydana gelen darbe
neticesinde başta Alparslan Türkeş olmak üzere MHP yöneticilerinin ve yüzlerce Türk
Milliyetçisinin tutuklanmalarını büyük bir sevinçle karşıladılar. 19
12 Eylül askeri darbesi ve ardından ortaya çıkan cunta yönetimi, Ülkücü hareket için büyük
bir hayal kırıklığı yaratmıştır. Bu dönemde Ülkücü hareketin devletin fiziki ve ideolojik
baskısına, yıkıcı faaliyetlerde bulunan devrimci militanlar gibi maruz kalmaları, ideolojik
moral bakımından hem merkezi düzeyde hem de tabanda çok sarsıcı bir darbe etkisi
yaratmıştır. 20
Hazırlanan iddianamenin temel noktasının milliyetçi düşünceye karşı oluşturulan kin ve
nefretten meydana gelmesi, ülkenin geldiği durumun acı bir göstergesidir. Bu durumu
Alparslan Türkeş 14 Ekim 1981 tarihli duruşmada iddianameye karşı verdiği ifadede şöyle
dile getirmektedir: “Bu iddianame baştan aşağı yalan ve iftiradan ibarettir. Benim bütün
hayatım, demeçlerim, konuşmalarım, icraatım bu iddiaları baştan aşağı retten ibarettir… Türk
Milliyetçiliğini suçlama gayretkeşliğinin ciddiyetsiz belgesi olan bu iddianame, taleplerinin
ağırlığı konusunda çok hafif kalmakta, ideolojik taassup içinde hazırlandığını ortaya
koymaktadır. Türk milliyetçiliğinin “faşizm” olarak nitelenmesi çok üzüntü verici… Türkiye
Cumhuriyeti Devleti’nin geleceği bakımından çok zararlıdır. Devlet ve Millet adına görev
ifade eden bir makamda bulunan kişilerin milliyetçilik fikrini suçlamaları, milli birliği sabote
edilmek istenen bu ülkenin geleceğinde tahripkâr neticeler doğuracaktır. Bundan sonra
Türkiye’yi bölmek isteyenler, Cumhuriyet Türkiyesinin temellerinden birisi olan Türk
Milliyetçiliğini suçlamak için bu iddianameyi bir vesile imiş gibi kullanacaklardır” 21
Ülkücü Hareket, 70’li yıllarda komünizme karşı “devletin zaafa düştüğü noktada vatana,
millete, devlete, bayrağa sahip çıkma” misyonu ile aksiyon içinde bulunmuştu. Ne var ki, 12
Eylül askeri yönetiminin, hareketin lideri Alparslan Türkeş’i de diğer siyasi liderler gibi
kontrol altına alması, Ülkücü hareketin misyonunu meşru saymadığını göstermekteydi. Bu
süreçte Türk Milliyetçiliğinin devletin resmi ideolojisi olduğu ve Ülkücü hareketin yıkıcı
komünist terör ve istilaya karşı kendiliğinden oluşan “milli refleks” olduğu sürekli ifade edilse de Okyanus ötesinin “Bizim çocuklar” dediği gayri meşru çocuklarının eseri olan 12
Eylül darbesinin yöneticilerinin farklı bir şekilde davranması tabii ki beklenemezdi.
12 Eylül darbesinin yarattığı ortam içerisinde 1983 yılından itibaren MHP kadrolarının bir
kısmı ANAP ve diğer partilere dağılmışlar ve kendilerine de yeni dönem için bazı savunmalar
geliştirmişlerdi. Öyle ki, 1985’te parti adının yasaklı olması nedeni ile kurulan Milliyetçi
Çalışma Partisi’nin MHP’yi ve ülkücüleri temsil etmediği, siyasi yasaklı olan Alparslan
Türkeş’in de bu partiyi desteklemediğine yönelik söylentileri bu çevreler yaymakta idiler. Söz
konusu temsil bunalımı, 1987’de bizzat Türkeş’in parti kulislerinde boy göstermesi ile
aşılmaya çalışılmıştır. 1980 öncesi MHP’nin önde gelen isimlerinin MÇP’ye katılmamaları,
hatta onu eleştirmeleri ve ciddiye alınmaması gerektiğine yönelik açıklamalar yapmaları
MÇP’nin özellikle seçmen ve sempatizan düzeyindeki Ülkücü tabana yayılamayışında etkili
olmuştur. Özellikle ANAPlılaşan kesim, bu yargılarını yayarak kendi konumlarını da
meşrulaştırmaktaydılar. MHP misyonunun sağlıklı bir şekilde yürütülmesini savunan bazı
eski MHP entelijansiyası ise MÇP’nin “çoluk-çocuğun” lokal olarak kullandığı bir mekan
görünümünde olmasından yakınıyorlardı. 1987 yılına gelindiğinde Ülkücü Hareket, tarihinde
görülmemiş bir ayrışma ve kaosu yaşıyordu. Birbiri ile çekişme içerisine giren beyinler,
merkezi bir oluşumun meydana gelmesini sürekli engelliyordu. Yaşanan kriz, Alparslan
Türkeş’i kuşkusuz tedirgin etmekte idi. Ülkücü hareketin bazı ileri gelenlerinin başka
hiziplerle, güç odakları ile zıtlaşarak parti içinde tekel oluşturmaya yönelmesi, MÇP’nin
genişleme kanallarını tıkamakla kalmıyor, bizzat Türkeş’in gücünü ve etkinliğini de tehdit
ediyordu. Başbuğ, Başbuğluğunu gösterip partinin içine düştüğü tıkanıklığı aşma adına 1987
yılı başında bizzat devreye girerek MÇP’deki krizi çözmeye çalışacaktır. Türkeş’in bu
dönemde yeni bir aksiyon yaratmak adına yöneldiği gruplar, merkezinde Gazi
Üniversitesi’nden Devlet Bahçeli’nin yer aldığı “akademisyenler grubu” ile 70’lerin Töre-
Devlet yayınları faaliyetlerini yürütmekte olan Ali Güngör’ün temsil ettiği kadrolar idi.
Birlikte hareket ettikleri için Bahçeli – Güngör ekibi olarak tanımlanabilecek bu grubun
çevresinde; aydın, akademisyen, bürokrat-teknokrat ve genelde kariyer sahibi kadrolar
bulunmaktaydı. Bu profil, camiada yakınılan görüntüyü değiştirmek bakımından Bahçeli –
Güngör kadrolarının MÇP’nde konuşlandırılmasını anlamlı kılıyordu. Devlet Bahçeli bu
şekilde 19 Nisan 1987’de yapılan olağanüstü kongrede parti yönetiminde belirleyici bir
konuma geldi. Alparslan Türkeş’in hamlesi ile Devlet Bahçeli’nin bu dönemde parti
yönetiminde bulunması, Ülkücü Hareketin orta yaş kuşağının eğitimli, meslek sahibi
unsurlarının MÇP’ye entegrasyonunu da beraberinde getirmiştir. Devlet Bahçeli ve ekibinin
arka plânda partiye getirdiği dinamizm, tabana önemli bir moral ve motivasyon kazandırmıştı.
Bu süreçte 6 Eylül 1987’de yapılan halk oylaması sonucunda siyasal yasakların kalkması ile
birlikte Alparslan Türkeş yasal olarak siyaset yapma hakkını kazanmış oldu. Akabinde 4
Ekim 1987’de yapılan kongre ile MÇP Genel Başkanı Alparslan Türkeş oldu.
MÇP lideri Alparslan Türkeş, 1991 yılında yapılan seçimlerde Refah Partisi ve Islahatçı
Demokrasi Partisi ile yapılan seçim ittifakı neticesinde Yozgat milletvekili olarak yeniden
parlamentoya girmiştir. Bunun yanı sıra, 12 Eylül askeri darbesi ile kapatılmış olan siyasi
partilerin eski adlarını yeniden almaları ile ilgili 1992 yılında yapılan Siyasi Partiler
Yasası’ndaki değişiklik ile partinin ismi 1993 yılında MHP olarak değiştirilmiş oldu. Yeni
dönemde Alparslan Türkeş, siyasi tıkanıklıkları ortadan kaldırma adına yürütmüş olduğu
faaliyetler ile Türk demokrasi tarihine uzlaşmacı bir lider olarak damgasını vurmuştur.

Türk demokrasi tarihinin 53 yılının en kritik virajlarının geçtiği döneme damgasını vuran
büyük dava ve fikir adamı Alparslan Türkeş, 4 Nisan 1997’de Ankara’da geçirdiği kalp krizi
sonucu 80 yaşında hayatını kaybetti. 8 Nisan 1997 günü Ankara’da gerçekleştirilen ve
Türkiye’nin gördüğü en kalabalık cenaze törenine dünyanın dört bir tarafından milyonlarca
insan kitlesi katıldı. Ölümü Türkiye’de ve Türk dünyasında derin üzüntü yaratan Türkeş’in
belki de son aksiyoner hamlesi, Nisan ayında lapa lapa yağan kara rağmen milyonlarca
ülkücünün Ankara’da bir araya gelmesine vesile olmasıdır. Onun şekillendirdiği Ülkücü
Hareket, bütün gündelik kavga ve çekişmelerini unutmuş, başbuğunun cenazesinde omuz
omuza saf tutmuştur.
1944’te Ankara’daki mitingde bir avuç kadar olan Türk milliyetçileri, 53 yıl sonra aynı
Ankara’da Türkeş’in cenazesinde milyonlarla ifade edilmekte idiler. Ülkücüler artık
Türkeş’in liderliğinde rüzgâr bulan güçlü bir hareketin temsilcileri konumunda idiler. Türkeş
giderken arkasında teorisyeni, aydını, basın-yayın organları, sermaye grupları, yurt
sınırlarından bile dışarı taşan örgütlenmesi, Türk dünyası kurultayları, ocakları ve partisiyle
devasa bir aksiyonu Türkçü –milliyetçi – ülkücü camiaya miras bırakıyordu. 22
Başbuğ Alparslan Türkeş, hayatını Türk Milletine adamış büyük dava adamı ve Türk
Milliyetçisi idi. O sadece ülke meseleleri konusunda mesai harcamamış aynı zamanda Türk
dünyası ve dünya Türklüğü konusunda da aksiyoner özelliğini hayata geçirmiştir. Alparslan
Türkeş, Türk dünyasını ve akraba topluluklarını birbirine yakınlaştırmak amacıyla müteaddit
defalar Türk dünyası kurultayları düzenletmiş ve Türk dünyası liderleriyle dostane ilişkilerini
geliştirmiştir. Rauf Denktaş’a Kıbrıs davasında sonsuz destek veren Türkeş, Kırım’ı,
Azerbaycan’ı ve Türkistan’ı da davalarında yalnız bırakmamıştır. Kırım Türklerinin efsanevi
lideri Abdülcemil Kırımoğlu da, Azerbaycan’ın milliyetçi cumhurbaşkanı Ebülfez Elçibey de,
Doğu Türkistan davasının yılmaz savunucusu İsa Yusuf Alptekin de hep Türkeş’in yakın
dostları ve destek verdiği Türk liderleri olmuşlardır. Türkeş, aksiyoner liderliğinin en olgun
dönemi ve ömrünün son baharı olan 1990’larda bütün enerjisini Türk dünyasının birbirinden
ayrı düşmüş kardeşlerini bir ağabey edası ile yeniden bir araya getirme gayret ve çabası ile
geçirmiştir.
Alparslan Türkeş’in bu çaba ve gayretleri karşısında sürekli irtibat halinde olduğu Türk
dünyası liderlerinin onun ardından söyledikleri gerçekten ömrünün her anını Türklük davası
uğruna geçiren bir lideri onurlandıran sözlerdir. Bu hususta Kırım Tatar Millî Meclisi Başkanı
Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu şu ifadeleri kullanmaktadır;
“Alparslan Türkeş, bütün Türk Dünyası gibi Kırım Tatar Türkleri için de unutulmaz bir
şahsiyet olarak Hakk’ın rahmetine kavuştu. Hep söylediğim gibi, Sovyetler Birliği devrinde,
demir perde altında, Hür Dünya’dan sınırlı malumat alırken Sovyet basını bizim ölçeğimizde,
Sovyet basınında kim karalanırsa bizler bilirdik ki, onlar iyi insanlar ve iyi işler yapıyorlar.
Alparslan Türkeş ve onun Bozkurtları da Sovyet basınında hep kötü bahsedilir ve karalanırdı.
Biz de bilirdik ki, ülkücüler bizim taraftan insanlardı ve ta o yıllardan sempatimizi ve
saygımızı kazanmışlardı. Demir perde aralanıp, Hür Dünya’dan ve Türkiye’den daha fazla
malumat almaya başlayınca anladık ki, yanılmamışız. 1975-1976 yıllarında hayatımızı, benim
için ve halkımız için Türk kamuoyunu ayağa kaldıran bu vatansever insan ve onun ülkücüleri
kurtarmış. Bu alicenap insan ve onun ülküdaşları, bizimle beraber ağlamışlar, bizimle

acılarımızı paylaşmışlar, bizler için dualar etmişler. Kırım Tatar Türkleri merhum Alparslan
Türkeş’e ve ülkücülere müteşekkirdir…”. 23
Alparslan Türkeş’in dünyaya geldiği Kıbrıs’taki Türklüğün lideri ve bağımsız Türk devleti
KKTC’nin ilk Cumhurbaşkanı rahmetli Rauf Denktaş da bu hususta şunları ifade etmektedir;
“… Rahmetle andığımız asker, komutan ve devlet adamı Sayın Alparslan Türkeş’le ilk
temasım 1960 ihtilalinden hemen sonra, Dr. Küçük ile birlikte Ankara’ya yaptığım ilk
ziyarette olmuştu. Türkeş Başbakanlık Müsteşarı (veya Genel Sekreteri) mevkiindeydi.
İhtilalin güçlü adamı diye bilinen Alparslan Türkeş’in Kıbrıs kökenli oluşu bizler için güven
verici bir şeydi… Devlet Başkanı, Başbakan ve Dışişleri Bakanı ile yapılan toplantılarda
Türkeş de vardı… Toplantıdan sonra Sayın Türkeş beni yalnız olarak makamına aldı.
Toplantıda söylediklerimi dikkatle dinlediğini söyledikten sonra bana Kıbrıs’ın jeopolitik
önemini anlattı. Zürih-Londra Anlaşmalarını Rumlar değiştirmeye kalkarlarsa Türkiye’yi
karşılarında bulur dedi… Yıllar sonra O’nu partisinin başında, hapiste ve Devlet idaresinde
izledik. Kıbrıs’a ziyaretini yaşadık. Bu topraklara ne sıcak bağlarla bağlı olduğunu gördük.
Şunun altını çizmekte yarar görürüm. Türkeş Kıbrıs’ı seviyor, Kıbrıs’ın Türkiye için önemini
de bir asker olarak çok iyi biliyordu… Daima itidalle hareket etmiştir. Eleştirileri yapıcı
olmuştu, tahrihkâr olmamıştır. Ben O’nun devlet adamlığını bu çerçevede değerlendirdim ve
daima takdir ettim. Kıbrıs’tan taviz vermeyen bir siyaseti, Anavatanın üst çıkarlarını
koruyarak, güçlü bir şekilde savunmak güçlü bir karakter ve ölçülü bir siyaset ister. Alparslan
Türkeş güçlü bir karaktere sahip, ölçülü bir devlet adamı, Türkiye’nin çıkarlarını her şeyin
üstünde tutan gerçek bir vatanseverdi. Son yıllarda onunla sıklaşan temaslarımda, Türklük
dünyasındaki faaliyetlerinde bu izlenim artmış, ona olan saygım ve sevgim gittikçe
derinleşmişti…” 24
Son olarak Azerbaycan’ın, seçimle işbaşına gelmiş ilk Cumhurbaşkanı ve Bakü’deki Azatlık
Meydanı’nda, birlikte yaptıkları “bozkurt” işareti ile halkı selamlayan rahmetli Ebülfez
Elçibey ise Alparslan Türkeş hakkında şu ifadeleri kullanmaktadır;
“… İnsan sevdiği, çok sevdiği varlıklar hakkında ne yazırsa yazsın, ne diyirse desin, yene de
düşünür ki, o istediği alınmadı. Özellikle de, görkemli bir lider, bir sevimli önder, Türk millî
maneviyatı uğrunda dayanmadan mubarize ve mücadele aparan, könlünü yalnız ve yalnız
Türk Milleti’ne kendi milletine Tanrı bağları ile bağlamış bir gahraman olan azizimiz,
Alparslan Türkeş Başbuğ hakkında… Seksen yıllık ömrünün büyük bir kısmını Türk Millî
varlığının, iç ve dış düşmanlardan korunmasına, esir Türklerin kurtuluşu, bağımsızlığı ve
dünya Türklüğünün yükselişi uğrunda mubarize sarf eden büyük bir önder sürdürdüğü
mücadelenin zafer çalmakta olduğunu görerek rahatlıkla gözlerini kapattı… Yıllar uzunu
çokları onu hayalperest saydı. Söylediklerine inanmadı… Yürekten inanırız ki, Alparslan
Türkeş’in emelleri, fikirleri, Türk Milliyetçiliğinin yolunu aydınlatan 9 Işığı hiçbir zaman
unutulmayacak ve 21. yüzyılda yükseleceği şeksiz olan Türklüğün temel kaynaklarından biri
olarak daima canlı kalacaktır.”

Paylaş

Cevap ver

Please enter your comment!
Please enter your name here